EkleBunu RSS Ekle Butonu
  • Arkadaşlarım

RESSAM OSMAN HAMDİ BEY

16/9/2008 · Kategori: RESSAM OSMAN HAMDI BEY

OSMAN HAMDİ BEY

 

OSMAN HAMDİ BEY
(30 Aralık 1842- 24 Şubat 1910)

"Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğludur. Hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869'da yurda döndükten sonra Devletin farklı kademelerinde görev alır. 1881'de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanmasıyla bu alanda devrim sayılabilecek. eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi"ni hazırlar. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeologu unvanını alır. Ülkede İlk Bilimsel Türk kazıları ve Çağdaş Müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."

                                                                 Hayatı
30 Aralık 1842 de İstanbul'da doğar. Osman Hamdi Bey, 1856'da Mekteb-i Maarif-i Adliye'de öğrenime başlar ve birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Osman Hamdi burada bir süre hukuk öğrenimine devam ettikten sonra güzel sanatlara sevgisinin ağır basmasıyla hukuk ve resmi bir arada yürütmeye karar verir. Ancak sonunda resmi tercih etmiştir(1) . Genç yaşta gönderildiği Paris'te 12 yıl kalır. Bu sırada açılan Paris Sergisi'nde görev alır(1867)(2) . Paris'te tanıştığı Marie adlı bir bayanla evlenen Osman Hamdi, İstanbul'a 1869 yılında döndüğü zaman, Mithat Paşa'nın "Umur-u Ecnebiye Müdürü" (Yabancı İşleri Müdürlüğü) olarak Bağdat'a gider. Hamdi Bey, Bağdat'ta iken, bölgenin tarihi ve arkeolojisiyle ilgilenir. İlk arkeolojik çalışmalarını Bağdat'ta yapar, bazı arkeolojik eserleri İstanbul'a göndertir. İstanbul'a dönüşte, 1871'de ecnebi büyükelçilerin protokol işleriyle uğraşmak görevine atanır. Bu sırada düzenlenen 1873 Viyana Sergisi'ne birinci komiser olarak katılır. Viyana'da bulunduğu sırada yine bir Fransız ve adı da Marie olan ikinci eşiyle tanışır. O zaman on yedi yaşında olan ve sonradan Naile olarak adı değişen bu hanımla İstanbul'a döndüğünde birinci eşinden ayrılır. İlk eşinden Fatma ve Hayriye isimli iki kızı olmuştur. Naile hanımdan da Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı adlı çocukları olur.

Osman Hamdi Bey iyi dil bilmesinden dolayı 1875'de Hariciye Nazırı Arifi paşanın yanına Hariciye Umur-u Ecnebiye Katibi (Dışişleri bakanlığı Protokol Müdür Yardımcısı) olarak atanır. Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra 1876'da bu görevinden alınarak Matbuat-ı Ecnebiye'ye (Yabancı Basın Yayın Müdürlüğü) atanır. 1877'de Beyoğlu Altıncı daire Belediye Müdürü olur ve Osmanlı Rus Harbinin sonunda (1878) devlet memurluğundan ayrılır. Artık resim yapmak için bol vaktinin olacağını düşünmekte olan Osman Hamdi'nin en verimli döneminde bir kenara çekilmesi, uzun sürmez. Müze-i Hümayun'un Müdürü Dethier'in 1881 yılındaki ölümünden sonra, o sıralar Viyana Sefiri olan Babası Edhem Paşa'nın ve yakın çevresinin gayretleriyle Müze-i Hümayun'un Müdürlüğüne atanır.

Aslında Müzenin başına yine bir yabancı, Alman Dr.Millhofer getirilmek istenmiş(3); son anda bu fikirden vazgeçilmiştir. Osman Hamdi bey'in Müze-i Hümayun'un başına getirilmesindeki en önemli etkenlerden birisi onun eski eserlerin değer ve korunması hususlarına değindiği dönemin ilk özel gazeteleri olan Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis gazetelerinde 17 ve 24 Ocak 1865 tarihlerinde yazdığı yazılardır. Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmeden on altı buçuk yıl önce eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğüne dair yazılar yazarak dikkatleri üstüne çekmeye başlamıştır(4). Gençliğinde Fransa'ya hukuk tahsili yapmak üzere gönderilen ve orada batılı anlamda güzel sanatlar ve eski eserlerle verilen önemi çok iyi gözlemleyen Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmesiyle,Türk arkeoloji, müze ve sanat dünyası büyük ve verimli gelişmelere tanık olacaktır.

Osman Hamdi Bey'den önce İlk Türk Müzesinin çekirdeği batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de saray bünyesinde gerçekleşmiştir. Topkapı Sarayında birikmiş çeşitli hediyeler, ganimet ve silahların Harbiye Nazırı Fethi Ahmet Paşa tarafından 1846 yılında Aya İrini'de sergilenmesiyle ilk müzemiz kurulmuştur(5). Müze-i Hümayun adını alan müzenin teşkilatlanmasına Maarif Nazırı Saffet Paşa'nın gayretleriyle çalışılmıştır(6). Giderek gelişmeye başlayan Müzeciliğimizde önceleri üst düzeyde yabancı uyruklu kişiler görevlendirilmişlerdir. Galatasaray Lisesi öğretmeni Mr. E. Goold ve tarihçi , arkeolog, epigraf ve ressam olan Alman Dr. Philip Anton Dethier ( 1872 -l881 ) Müze-i Hümayun Müdürlükleri yapmışlardır. Dr. Dethier müzeye eserler kazandırmış, 1874 'de eski eserleri koruyucu mahiyette bir de nizamname çıkartmıştır. Ancak, ne yazık ki "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesi" eski eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayan bir hüküm getirmemektedir. 1840 yılından itibaren yabancılara kazı izni verilmesiyle başlayan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan maddi ve manevi değerleri üstün müzelik eserleri türlü araçlarla, hatta gemilerle Avrupa Müzelerine götürmeye başlamışlardır. Diğer bir deyimle eski eser yağmacılığı resmen devlet eliyle başlatılmış ve uzun sürede buna dur denilmemiştir .

1881 yılında Müzenin başına getirilen Osman Hamdi Bey, müzeciliğimizi ilk kez modern anlamda ele almaya başlar. İlk işlerinden birisi başından beri karşı olduğu, yabancıların yaptığı kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklamayı planladığı tüzük hazırlığıdır. Paris'te yarım bıraktığı Hukuk eğitiminin yararları burada görülür. Yürürlükte bulunan "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesini" 1883 yılında yeni baştan düzenleyerek eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan maddeler koydurur. Böylece batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını kesin olarak engeller .

Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur. Daha önce yabancılar tarafından başlanmış ve yarım bırakılmış kazıları ele alır ve bunları geliştirir. İlk Türk bilimsel kazılarını başlatır. Kendisi Nemrut Dağı, Lagina Hekate ve Sayda (Sidon)'da kazılara başlarken yakın çevresini de başka kazılarda görevlendirir. Oğlu Mimar Edhem bey bunlardan biridir. Edhem Bey'in Aydın'da Tralles'de yaptığı kazılarda bulunan mermer heykeller, Artemis'e atfedilmiş tapınağın frizleri ve daha birçok eser ortaya çıkartılır. Eserler İstanbul'daki Müze-i Hümayun'a getirilir. Yine Aydın çevresindeki Alabanda ve Sidamara antik kentlerinde yapılan kazıların başında kardeşi Halil Ethem Bey vardır. Müze Memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy ve Alacahöyük, Akalan, Langaza, Rodos, Taşoz ve Notion kazılarını yürütür. Sayda(Sidon) kazılarında pek çok lahit bulur, bunlardan bir tanesi daha sonra dünyaca ünlenen İskender'in lâhdidir. Muğla Milas ilçesi içinde Lagina'da Hekate tapınağına ait, kabartmalı firizler (1891-92), İstanbul'a getirilir. Böylece Müze-i Hümayun Avrupa'daki büyük Müzeler gibi, son derece görkemli arkeolojik eserlerle dolu bir "İmparatorluk Müzesi" haline gelir.

Osman Hamdi Bey'in Müze Müdürü olur olmaz ilk yaptığı çalışmaların başında, artan eserlere sağlıklı bir binanın sağlanmasıdır. Aya İrini'den sonra Çinili Köşke taşınan arkeolojik eserlerin büyük bölümü üst üste depolanmaktadır. Ayrıca, Müzeciliğin yalnızca eser depolamak olmadığının bilincinde olan birisi olarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarına hızla başlamıştır. Osman Hamdi Bey eserlerin nem ve rutubetten uzak ve sağlıklı korunup sergilenebileceği gerçek anlamda bir İmparatorluk Müze binası yapılması için dönemin yöneticilerini ikna eder.Aldığı destekle
bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk kısmını 1899'da, ikinci kısmını 1903'de ve üçüncü kısmını 1907 yılında bitirterek ziyarete açar. Modern bir müze için gerekli kütüphane, fotoğrafhane ve model haneyi tamamlatır.

Osman Hamdi döneminde başka müzeler de faaliyete girmeye başlar. Arkeoloji ağırlıklı olan Müze-i Hümayun'un içinde yeterli yer olmadığı için, ilk müze binası olan Aya İrini'de silahlar ve askeri teçhizat kalmış ve burası günümüzdeki Askeri Müzenin temeli olan (Cebehane olarak tanınan) Esliha-i Askeriye Müzesi olarak düzenlenerek (1908) ziyarete açılmıştır. Deniz Müzesinin temeli olan Bahriye müzesi (1897)'de yine Osman Hamdi bey döneminde açılmıştır. Osman Hamdi Bey, başkent İstanbul dışında Selanik, Sivas, Bursa ve Konya'da eser depolarını kurdurarak ilerde geliştirilecek bölge müzeleri projelerini de başlatmıştır.


Eski eserlerimizin yabancılarca yurt dışına götürülmesini engelleyen yasayı çıkarıp, ortaya çıkan eserlerin müzelerimize kazandırılmasını ve müzelerin de depo anlayışından çıkartılıp modern anlamda bilime hizmet verecek şekilde tasnif, koruma ve sergileme çalışmaları yapmasını sağlayan Osman Hamdi bey aynı zamanda, İmparatorluk müzesi dışında ülkenin değişik yerlerinde yeni müzelerin temellerini de atar. Bu arada, güzel sanatlar müzemizin çekirdeğini de oluşturmaya başlamıştır. Dünyaca ünlü sanatçılara ait resimlerin kopyalarını yaptırmış ve bu tabloları, Sanai-i Nefise'de yetişen Türk ressamlarının eserleriyle birlikte, Güzel Sanatlar Akademisi'nin büyük salonunda toplamıştır. Bu çalışmalarından ötürü Çağdaş Türk Müzeciliğinin gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Osman Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları ile yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olur.Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey'i kutlamışlar, böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir arkeolog, müzeci ve ressam, kazanmıştır. Birçok üniversite kendisine doktorluk unvanı vermiştir.

Osman Hamdi Bey 1881'de Müze-i Hümayun'un başına getirildikten bir yıl sonra 1 Ocak 1882'de Sanayi- Nefise Mektebinin Müdürlüğüne de atanır. Bir yandan kazı ve müze işleri ile uğraşırken diğer yandan Türk Kültür ve Sanat hayatına büyük katkıları olacak Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurar. Burada eğitim verecek hocaları seçer. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Eski şark Eserleri Binası olarak hizmet veren binayı, "Sanayi-i Nefise Mekteb-i olarak Mimar Vallauri ile birlikte tasarlayarak öğretime 2 Mart 1883 öğretime açar. Böylece Osman Hamdi Bey'in sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."


Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Aslında kendisini en mutlu eden anlar resim yapabildiği anlardır "Kur'an Okuyan Hoca", "Silah Tüccarı", "Kaplumbağa Terbiyecisi", "Arzuhalci", "Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar" " Feracali kadınlar" "Mimozalı Kadın" "Leylak Toplayan Kız" gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevgiği yer olan Kocaeli ilinin Gebze ilçesindeki Eskihisar'daki evinde yapmıştır.

1910 yılında İstanbul'da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırır. Osman Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış birkaç, sanatçımızdan biridir.

Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün

OSMAN HAMDİ BEYİN ESERLERİ


İlahiyatçı

 

  


  


TÜRK RESİM TARİHİ

4/8/2008 · Kategori: RESIM SANATI TARIHI

TÜRK RESİM SANATI TARİHİ


Resim sanatı, Osmanlı kültüründe en belirgin şekliyle minyatürlerde kendisini bulmuştur. Çağdaş anlamda resim sanatına ait eserler olarak kabul etmesek de, Türk resim sanatının kalbi ve temeli minyatür sanatında yatmaktadır.

Yüzyıllar boyunca aşamalarla gelişimini sürdüren minyatür sanatının giderek resimleşmesinden söz edilebilse de, 19. yüzyıla kadar resim sanatının tam anlamıyla icra edilebildiğinden söz etmek imkansızdır. Saray nakkaşhanesinde gelişen ve sürekli bir evrim geçiren minyatürün hikayesini, Minyatür sayfalarımızda bulabilirsiniz. Resim sanatı ise, minyatürün 18. yüzyılda eriştiği derinlik, ışık gibi resimsel kaygıları taşımaya başladığı aşamadaki altyapı üzerine kurulmuştur diyebiliriz.

Sanatçı kişiliği ile tanınan III. Selim’in saltanat dönemi, Osmanlının kendini yenileme ihtiyacının bir arayışa ve uygulamaya dönüşmeye başladığı ilk dönem kabul edilebilir. Bu dönemde pek çok sanatçı, eski dönemlerle kıyaslanmayacak bir çoklukta Osmanlı topraklarına gelmeye başlamıştır. Bunlar arasında Melling, Hilair, Allom, Bartlett, Antoine de Favray, van Mour gibi sanatçılar İstanbul’un başlıca mesire yerlerini resimlemek amacıyla çalışmalar yapmışlar ve Boğaziçi Ressamları olarak isim yapmışlardır. Bunlar arasından Melling, Danimarka elçisinin aracılığıyla dönemin padişahı III. Selim'in kızkardeşi Hatice Sultan'ın hizmetine girmiş, 20 yıl boyunca İstanbul’da kalarak pek çok eser vermiştir.

19. yüzyıla gelindiğinde, geçmiş yüzyılda başlamış olan batılılaşma hareketlerinin doğal sonucu olarak Fransız ve barok – rokoko etkileri hat safhaya ulaşmıştır. Bu sanat akımlarının ortaya çıkardığı görsel biçem, gelişiminin son evresinde olarak kabul edilen minyatür sanatı içinde yerini bulamamıştır. Bu yüzyıl boyunca dekoratif anlamda duvar resmi çalışmalarının da bir moda olarak sürekliliğini korumasıyla, batılı anlamda resim sanatının Osmanlı’da tekrar doğduğundan bahsetmek abartı olmaz. Bu dönemde duvar resmi olarak çeşitli şehir manzaraları, peysajlar ve dekoratif kompozisyonlar oldukça yaygın resmedilmişlerdir. Bu gelişmelere önayak olan ve hatta körükleyen başlıca unsur da, sanat izleyicisi olan kitlelerin batılı, özellikle de Fransız yaşam tarzını benimseme eğilimleridir.

Bununla birlikte Batı’da da birkaç akım bir arada Türk resim sanatına etki etmiştir. Oryantalist akım, batı sosyetesinde bir Osmanlı ve doğu motifleri kullanma merakı geliştirmiş, Romantizm ise daha çok sanatçının doğu topraklarını, özellikle Osmanlı ülkesini keşfetme merakını kamçılamıştır. Böylece, Avrupa’da moda olan Osmanlı ve doğu eğilimleri, sanatçıları Doğu’ya itmiştir. Böylece Osmanlı Saray ve ona yakın kesimlerinde bir resim merakının geliştiğine şüphe yoktur.

III. Selim döneminin yenileşme hareketlerinin resim sanatını kökten etkileyen ön önemli hamlesi Mühendishane-i Berri Humayun’dur. Yeni teknik ve bilgilerle eğitilmiş uzman personel yetiştirmek amacıyla kurulan bir okul olan Mühendishane-i Berri Humayun 1793-94 yıllarında eğitime başlamıştır. Daha çok askeri amaçlarla resim teknikleri öğretilmekle beraber, bu örnek daha sonra Harbiye ve diğer askeri okullarda da uygulanmıştır. (Tıbbiye/1827, Harbiye/1834). Bu okullarda yetişmiş asker ressamlar olan Ferik İbrahim Paşa, Ferik Tevfik Paşa ve Hüsnü Yusuf gerçek anlamda resim sanatını ilk uygulayan ressamlardandır. Bu sanatçıların tarz olarak belirgin bir tarzlarının olmadığını da eklemek gerekir, ancak temel teşkil etmesi açısından oldukça önem taşırlar. II. Mahmut (1808- 1839) ve Abdülmecid (1839- 1861) gibi sanatsever ve yenilikçi padişahlar, bu sanatçıları destekleyerek, gelecek sanatçı kuşaklara da zemin hazırlamışlardır.

Bu kuşak Türk resim sanatının başlangıcı kabul edilen üç büyük sanatçı ile anılır: Osman Hamdi Bey(d.1842), Şeker Ahmet Paşa (d.1841) ve Süleyman Seyyid (d.1842). Başlangıç olarak kabul edilmelerinin en önemli nedeni, belirli bir üslup geliştirmiş olmalarıdır. Sadece tuval üzerinde değil, yaşam tarzı ve projeleri ile de Türkiye’de sanatın genel altyapısı üzerine büyük etkileri olmuştur. Askeri eğitim almış olmalarına karşın, sivil değerleri geliştirme amacıyla Avrupa’da eğitimlerini sürdürme olanağına sahip olmuşlardır. Kendisi de resim meraklısı olan ve hatta resim yapan Sultan Abdülaziz, bu sanatçıların eğitimini ve dolayısıyla Türk resim sanatının gelişim çizgisini destekleyen en önemli şahsiyet olarak anılır. Hatta eğitimleri sürmekteyken Paris’te Mekteb-i Osmani’yi ziyaret eden padişah, Şeker Ahmet Paşa’yı bazı resimler seçerek satın almak konusunda bizzat görevlendirmiştir.

1857'de babası tarafından hukuk eğitimi almak üzere Paris'e yollanan ancak burada resme ilgi duyarak Boulanger ve Gerome'un atölyelerinde çalışan Osman Hamdi de bu ortamda yetişmiştir.
Bu sanatçılar 1870 yıllarının başında ülkeye geri dönmüşlerdir. Klasik/ akademik tarzdaki resimlerinde manzara, natürmort ve ilk olarak figür resmine yer vermişlerdir. Şeker Ahmet manzara, Süleyman Seyyid natürmort ve Osman Hamdi figür resmi konusuna ağırlık vermişlerdir. Onların sanatsal üretimlerinin önemi tartışılamaz ancak gerçekleştirdikleri faaliyetler ve geleceğe dönük çabalar apayrı bir önem taşır.
Şeker Ahmet Paşa, 1873 yılında İstanbul'da, Türkiye'deki ilk resim sergisini düzenlemiştir. Bunu, 1875'deki ikinci bir sergi izler. Aslen, daha önce münferit sergi etkinlikleri olmamış değildir ancak, Şeker Ahmet Paşa'nın sergi etkinlikleri kurumsallaşma eğiliminde olan çalışmalar olarak iz bırakmışlardır. 1900'de Pera'da açtığı kişisel serginin ardından 1901-3 yılları arasında İstanbul Sergileri'nin düzenlenmesine de öncülük etmiştir.

Çeşitli okullarda resim öğretmenliği yapan ve bazı gazetelerde yazı ve çevirileri yayınlanan Süleyman Seyyid ayrıca yayınlanmamış bir kitap olan Fenni Menazır'ı yazmıştır.

Osman Hamdi Bey ise; diğer iki sanatçı gibi asker kökenli değildir. Resimlerinde diğerleri kadar ileri dönük bir alyapıya da sahip değildir. Ancak Türk resim sanatının gelişim çizgisinde büyük önem taşıyan figüratif yaklaşımı resimlerinde sergilemiştir. Kompozisyonlarında, doğu kültürünün altyapısını oluşturan değerleri sürekli işlemiş, üretici, tartışan ve düşünen figürleriyle Batı’ya Osmanlıyı anlatmaya çalışarak, felsefi bir altyapıyı izlemiştir. Bu tarz bazı sanat tarihçileri tarafından, Oryantalist akıma verilen bir cevap ve doğu – batı sentezi için sanatsal bir önerme olarak kabul edilmektedir.

Osman Hamdi Bey’in sivil bir isim olarak Türk resim sanatına kattıkları sadece eserleri değildir. Sayısız sanatçı yetiştirmiş ve hala yetiştirmekte olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi (Mimar Sinan Üniversitesi) onun projesi olarak kurulmuş (1883) ve yıllarca kendisinin müdürlüğü altında yönetilmiştir. İstanbul Arkeoloji Müzesi ise dünya çapında bir kurum olarak gene onun Türk sanat ve arkeoloji bilimine mirasıdır.

Abdülmecid ve Abdülaziz, bu gelecek vadeden kuşağa verdikleri desteğin yanı sıra, yabancı ressamlara da büyük ilgi gösteriyorlardı. Bu yabancı ressamların Türk resminin gelişimine sağladıkları katkı üslup olarak değilse bile resme olan ilginin gelişimi kapsamında dikkate değerdir. Bu ressamları çeken, Osmanlı sarayının ve aristokrasisinin kültürel kabuk değişimiyle bağlantılı olarak resme duydukları canlı ilginin yanı sıra, Avrupa'da moda olan ve geniş bir piyasası bulunan Oryantalist resim konusunda kendilerini ispatlamaktı.

Bunlar arasında bazıları İstanbul'a olan tutkuları veya Türk resmine sağladıkları katkılarla diğerlerinden ayrılırlar. Amedeo Preziosi (1816- 1882) ve Leonardo de Mango (1843- 1930) İstanbul'a yerleşip hayatlarının sonuna kadar bu kentte yaşamışlardır. Aivazovsky (1817- 1900), resimlerinde büyük bir tutkuyla sevdiği İstanbul'u defalarca kez ele almış, şehre bir çok kez gelmiştir. Guillemet (1827- 1878), 1874 yılında İstanbul'da bir özel desen ve resim akademisi kurması ile önem kazanır. İtalyan ressam Zonaro (1854- 1929), İstanbul'da çok sayıda resim üretmiştir.

İlk kuşağın olgunluk dönemlerine rastlayan çıkışlarıyla ikinci kuşaktan Halil Paşa (1857-1939) ve Hoca Ali Rıza (1864-1930) dikkat çeken isimlerdir. Onların üslubunu sürdürerek kısmen geliştirdikleri söylenebilir. 1880 – 1888 yılları arasında Paris’te bulunan Halil Paşa, izlenimci akımın filizlerinden etkilenmiş ve manzara ve portre türünde harika eserler vermiştir. Almış olduğu klasik/akademik eğitime izlenimci nüvesini de katarak özgün bir birleşim sergiler.

Hoca Ali Riza ise, büyük doğa sevgisini katarak resmettiği İstanbul tuvalleriyle kendisinden sonraki sanatçı kuşağını derinden etkilemiş bir isimdir. Özellikle karakalem eskizlerinde belirgin olan güçlü deseni ile kendine özgü tarzı sonraki dönemlerde takipçiler bulmuştur. Aynı dönem ressamları arasında öne çıkan şu isimler sayılabilir: Hüzeyin Zekai Paşa (1860- 1919), Ahmet Ziya Akbulut (1869- 1938), Ömer Adil (1868- 1928), Osman Asaf (1869- 1935).

Meşrutiyet'in ilanıyla yeni bir girişimcilik ruhu ortaya çıkmıştır. 1880'li yılların başlarında doğan bir grup genç ressam Osmanlı Ressamlar Cemiyeti adıyla dernekleşmişler ve bu ruhun sanatsal yansımasını tarihe geçirmişlerdir.

Mehmet Ruhi Arel'in Şehzadebaşı'ndaki evinde yapılan toplantılarda kuruluşu planlanan dernek üyeleri arasında; Mehmet Ruhi Arel, Sami Yetik, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, (sonradan katılan) Nazmi Ziya, Avni Lifij, Mehmet Ali Laga, Feyhaman Duran, Vecihi Bereketoğlu, Namık İsmail, Celal Esat Arseven, Mihri Müşfik ve Müfide Kadri gibi isimler bulunmaktadır. Bu isimlerin Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi mezunları olmaları nedeniyle, Türk resim sanatı tarihinde önemli bir olay olan bu kuruluşun mimarını Osman Hamdi Bey olarak da kabul edebiliriz. Hoca Ali Rıza, Ahmet Ziya Akbulut, Şevket Dağ, Osman Asaf ve cemiyete büyük destek sağlayan Şehzade Abdülmecit gibi yaşça daha büyük olan ressamlar da, bu gençlerin arasında yer almışlardır. Bununla beraber, cemiyetin etkinliklerinin odağını, sonradan 14 Kuşağı olarak tanınacak olan genç sanatçılar oluşturmaktadır. Cemiyet, 1929'da Güzel Sanatlar Birliği adıyla faaliyetini sürdürmüş, Cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar etkin olmuştur.

1911- 1914 yılları arasında çıkarttıkları Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, çağdaş Türk sanatı tarihi açısından, plastik sanatlar alanına yoğunlaşan ilk süreli yayın olma niteliğini taşımasıyla önem kazanmaktadır. Sanayi-i Nefise'nin ilk mezunlarından Osman Asaf'ın sorumlu yöneticisi olduğu gazetede; sanatçıların resim ile ilgili yazıları, çevirileri, fotoğrafları yer almıştır.

II. Meşrutiyet'i izleyen iki yıl içerisinde, pek çok genç sanatçı özellikle Paris’e gitmiştir. Böylece, burada küçük bir Türk sanatçı kolonisi oluşmuştur. Avni Lifij, Feyhaman Duran, Sami Yetik, Ruhi Arel, Ali Sami Boyar, Nazmi Ziya, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail gibi isimler, burada Jean- Paul Laurens, Cormon gibi hocaların atölyelerinde eğitim görmüşlerdir.

Bu sıralarda Paris’te izlenimci akımı geride bırakan büyük sanatçıların çalışmaları tartışılmaktaydı. Picasso, Matisse, Modigliani gibi sanatçılar yeni bir çığırı açmaktaydılar. Kübizm ve fovizm rüzgarları esmekteydi. Müzelerde görülen en yenilikçi sanat ise izlenimcilikti. Kendi ülkelerindeki akademik üsluptan sonra, izlenimci resim onlara çok modern ve yenilikçi gelmekteydi. Ancak, yağlıboya resim hocaları Valeri, akademik anlayışın dışına çıkılmasından hoşlanmayan bir şahsiyetti.

Bu dönemin akademik anlayışını; koyu gölgeler ve renklerin kullanımı, fırça vuruşlarının belli olmadığı pürüzsüz bir yüzey ve doğal gerçeğe benzerlik olarak yorumlayabiliriz. Oysa izlenimcilik; güneşin altındaki doğanın anlık izlenimleri, ışık ve canlı renkler, savruk fırça darbeleri ve lekeler olarak belirmektedir. Akademik resimde, boya paletin üzerinde karıştırılarak tuvale aktarılır; oysa izlenimcilikte, doğrudan tuval yüzeyi üzerinde renkli fırça vuruşları yan yana getirilerek etki yaratılır.

Paris misafirliği Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla sona ermiş, yurda dönen sanatçılar, 1914 yılına atfen 14 Kuşağı adı almışlardır. Yeni bir resim anlayışını, emprestyonizmi temsil eden bu sanatçılar, Çallı Kuşağı olarak da anılır. Bunun nedeni, liderlik vasıflarının Çallı’da daha baskın olmasındandır. Üslup olarak ise Nazmi Ziya daha fazla öne çıkar. Bu kuşağın en büyük etkisi ise, Akademi kadrolarında yer alarak, önceki hocaların statükocu akademik anlayışlarını değiştirmeleridir.

14 Kuşağı, portre, natürmort ve peysaj olarak verdiği eserlerin yanı sıra, figüratif yaklaşım içine nü çalışmalarını da sokmalarıyla ayrıca önemlidirler. Türk resim sanatında ilk nü çalışmaları bu grubun tuvallerinde görülmüştür.

Türk resim sanatı tarihinin önemli bir noktası da, kız öğrancilerin eğitim imkanına kavuşmasıdır. 1914 yılında kurulan Sanayi-i Nefise, sadece kız öğrencilerin devam ettiği bir sanat okuluydu. İlk müdiresi olan Mihri Müşfik Hanım, girişkenliği ile bu kurumun ortaya çıkmasında en büyük etken olmuştur. Mihri Müşfik, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ilk Türk kadın ressamları arasında yer alırlar.

Böylece, 1914 yılında kızlar için bir güzel sanatlar okulu kurulmuştur. İnas Sanayi-i Nefise adıyla kurulan bu okulun müdireliğine atanan Mihri Müşfik hanımın girişkenliği, bu okulun kurulma ve gelişme aşamalarında önemli rol oynayan bir etken olmuştur. Okulun sonraki müdürü Ömer Adil'in, Kızlar Atölyesi adlı resmi günümüze gelen önemli bir belgedir. Mihri Müşfik, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ilk Türk kadın ressamları arasında yer alırlar. Üslup ve anlayış olarak, erkek meslektaşlarından hiç de geri kalmamışlardır. Bu, sonraki dönemler için de geçerli olan bir durumdur. İnas'ta yetişen Fahr El Nissa Zeid, Türk resminin en önemli isimleri arasında yer alacak bir kişiliktir. Cumhuriyet'in ilk kuşak sanatçıları arasında tanıyacağımız Mihri Müşfik Hanım’ın yeğeni olan Hale Asaf ise, kısa ömrüne büyük bir ressam kişiliği sığdırmıştır. Bu okul 1926 yılında kapatılarak, öğrencileri Akademi’de erkek öğrencilerle birlikte eğitimlerini sürdürmüşlerdir.

Cumhuriyet döneminin göze çarpan simalarından biri de Namık İsmail’dir. Onun manzaraları, ışık ve renge dayalı kalın fırça darbeleri ve leke değerleriyle ortaya çıkan sağlam bir plastik dilin en dikkat çekici örnekleridir. Harman ve Ankara Kalesi gibi tanınmış resimlerinin dışında, İstanbul, Paris, Venedik görünümleri, deniz ve kır manzaraları, mimari yapılar onun vazgeçilmez konuları olmuştur. Namık İsmail'in sanatı, doruk ifadesini bu manzaralarda bulmuştur. Ancak, Osman Hamdi’nin yöneticilik mirasına sahip çıkarak Güzel Sanatlar Akademisi’nin müdürlüğünü üstlenmiş ve döneminden sonrasını etkileyen bir vizyonla, devletin sanat politikasının oluşturulmasına kadar katkılar sağlamış bir isimdir.

RESİM SANATININ TARİHİ

3/8/2008 · Kategori: RESIM SANATI TARIHI

RESİM SANATININ TARİHİ GELİŞİMİ


     İnsanlığın Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde, küçük avcı topluluklarından köylere, köylerden site hayatına, site hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü oluşturan sonsuz faktörlerin kışkırttığı Sanatçının eseri, dolayısıyla toplum-sanatçı ikilisinin ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları, çeşitli kavim ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin kişisel bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri, toplumsal yapıyı ve düşünüşü yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve fantazisini de ortaya koymaktadır.


    Réné Hygu'ün de dediği gibi sanat estetikle iç içedir. Çünkü çağların dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin neden bir Yunan mimarisinden farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde, Hristiyan ve İslam toplumlarının neden ayrı birer dünya görüşünü yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu anlıyoruz. 

    Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç olduğunu biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce, sanatçının teknik yönden geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevketmiş ve sonunda anıtsal sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında başlıca rolü oynamıştır.

    İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemine ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür. İnsanlar bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla büyük acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne geçiş, yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna çok zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur. Çünkü yağma kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak bulmaya alışmıştı. İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile yaşama durumuna geçiş, yağma hayatının bütün gereklerini terketmesini zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları
nın doğuşu, site ile birlikte anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde insanlığın malı olacaktı.

    Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine "primitif halk sanatları" diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır.

                   Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri :

- Buzul Çağı'nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır. Ancak bu kez Buzul Çağı'ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması da söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı'nın tek tek yapılmış olan hayvan resimleri de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına işlenmiştir.
- Buzul Çağı'nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu.
- Mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.
- Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif halklarda görülüyor.
- İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor. Figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor.
- İnsan başı önceleri gövde ve başa oranla, çok büyük resmediliyor. Sonraları ise başın oransız olarak büyüdüğü görülüyor. Bu dönem Buzul Çağı'ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. - Resimlerde av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar konu olarak ele alınıyor. Yer yer tek bir hayvanın da resmedildiği görülüyor.

Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya başlıyorlar. İşte tunçun işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim veriyor. Bu önemli oluşum sonucu, sanatta "arkaik üslup" dediğimiz üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur. Arkaik üslup, anıtsal sanatların ilk aşaması olarak kabul edilir. Arkaik üslup özellikleri, her işi yapan köy insanı yerine, herkesin iş bölümü yüzünden ayrı bir meslek sahibi olduğu toplum ortamında oluşudur. Bu nedenle belli bir teknik yetkinlik, arkaik üsluplu eserin önemli bir isteği olarak belirmiştir. Ölçü birimlerinin tespiti de bu devrede görülür. Geometrik ve matematik ölçüler, yapıda geçerli olur. İş bölümü yüzünden sanatçı, kendi alanında yeterince çalışmış, sanat eserinin vasat el işinden farklarını anlamıştır. Daima kendi alanında çalıştığından, yeni gözlemlerini eski eskilerinin üstüne katmasını öğrenmiştir. Bu nedenlerle, arkaik üslupta çalışan bir sanatçının kişiliğinde, primitif halk sanatlarının sanatçısına oranla, çok farklı bir sanatçı kültürü doğmuştur. Arkaik resim sanatının özellikleri :

- Arkaik resim sanatı, arkaik rölyef biçimlendirmesinin özelliklerini taşır.
- Primitif halk sanatlarının resim anlayışı, arkaik resmin ilk döneminde aynen görülür. Yani, çeşitli olayların şematik figürlerle ifade edilmesi devam eder.
- Figürlerde, vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir. Vücut normal ölçülerinde gerçeğe yakın olarak gösterilir. Kompozisyon içindeki figürler birbirlerini kesmezler. - Yüzlerde kişisel ifade yoktur. Figürler belli kişileri temsil ederler. Figürlerin büyüklükleri toplumdaki mevki hiyerarşisine göre tespit edilir.
- Figür resimleri daima yazı ile yanyana ve içiçedir. Resimler, dinlerin ya da devlet şeklinin yapısına göre temsil edici ya da hikaye edici bir özellik taşır. Resimler süs niyeti ile yapılmazlar.
- Arkaik üsluplu resim, şematik, kaba ve katı biçimlerdedir. Bunlar, din ve devlet kurumlarındaki önemli kişilerin hayatlarını sembolik olarak yansıtırlar. Ya da o kişilerin bizzat kendisi olarak kabul edilirler.

Arkaik üslup niteliklerinin giderek "klasik üslup"a varması, toplum yapısında ve teknik buluşlarda önemli gelişmelerin yapılmasını gerektirir. Arkaik dönemde, yani tarımsal kültürlerin arkaik devresinde, sanatçının tamamen din ya da devlet adamının emrinde olduğunu görüyoruz. Klasik üslup ise sanatçıya farklı bir görev yüklüyordu. Böylece ele alınan yapı dini değil, birinci planda saray ve devlet yapıları oluyor. Fakat devlet yapısında din kurumunun etkisi heniz çoktur. Böylece yeni bir sistem ve yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığı, eserlerin özelliklerinden anlaşılıyor. Eğitimden aile anlayışına, devlet kurumlarına, iş hayatına, devlet adamlarının yaşayış tarzlarına kadar her şey değişiyor.

                         Klasik üsluplu resmin özellikleri :

- Konu gene insandır. İnsan yapısı, doğa gözlemine göre biçimlendiriliyor. Anatomi, doğru ve optik bir gözleme dayanıyor.
- Resimde insan, bir mekan içinde gösteriliyor.
- Resimlerde, tek ve üçlü figürler dikkati çekiyor. Pramidal kompozisyon, tablo resimlerinin biçimlendirilmesinde önemli bir düzen görüşü oluyor.
- Profan konular, dini konuları ikinci plana itiyor.
- Kapalı kompozisyon dediğimiz, bütün figürlerin tablo içerisinde yer aldığı resim düzeni, dikkatle uygulanıyor.
- Resimlerde, tek bir noktadan gelen ışık değil, tablonun her tarafını aydınlatan üniversal ışık önem kazanıyor. Yani ışık-gölge, vücutları ile mekanı şekillendirmiyor. Işık-gölge, resim sanatının olgun klasik devresinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
- Vücut ve mekan, renk perspektifi ile değil, çizgi perspektifine göre hacimleştiriliyor.
- Yüzlerin ifadesi heykelde olduğu gibi iç duyguları yansıtmıyor.
- Arkaik resmin mantıki ve yüzeysel vücut biçimi, tamamen ortadan kayboluyor. Klasik üslup döneminden sonra, sanat eserlerinde başka bir biçimlendirme tarzı görülür. "Barok üslubu" adı verilen bu dönemde krallıklar büyümüş, imparatorluk halini almıştır. Saray olanca haşmetiyle gelişmiştir. Kentler büyümüştür. Sanatçı bu kez imparatorun saray konuları yanında, halk tabakasının hayatını da resmetmeye başlamıştır. Bu bakımdan ressam ya da heykelci, bir yanda saray mensuplarını konu edinirken, diğer yanda halkın içindeki önemsiz kişileri de tasvir etmeye başladığından, kişilere özgü doğal güzelliğin keşfedildiği görülür. Barok üsluplu eserler, imparatorluklar gibi çok karışık unsurların kompozisyonudur. Bir kere barok, son derece detaylı bir sanat niteliğini taşır. Bu detaylılık, mimari olsun, heykel ve resim olsun aynıdır. Yapılar bir süs ve azamet hastalığına tutulmuş gibidir.

                     Barok üsluplu resim sanatının özellikleri :

- Kompozisyon bakımından klasik üsluplu resmin özellikleri bu devrede ortadan kalkmaya başlar.Kompozisyon dağılır. Pramidal ya da üçlü kompozisyon yerini dağınık, diagonal düzenlere bırakır. Kapalı kompozisyon yerini açık kompozisyon alır.
- Resim yüzeyi, mimari yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır.
- Vücut anatomisi küçük adalelere, damarlara kadar gösterilir.
- Dolayısıyla sağlam duruşlu, klasik vücut kuruluşu dağılır ve yerini adeta bir adale yığını alır.
- Klasik üslubun durgun yüz ifadesi, yerini hisli, ıstıraplı ve neşeli tavırlara terkeder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini teatral denilen mübalağalı, hissi duruşlara, yüzlere, mimiklere, el, kol ve vücut hareketlerine bırakır. Figürler, adeta tiyatro sahnesindeymişcesine pozlar takınırlar. Sahte hareketli bir figür topluluğu, süslü saray, ev ve kır atmosferi içinde kompoze edilir.
- Lüks, süs, tantana, ipekli kumaşlar, boya, peruka, dans gibi dünyevi yaşamın fantazi züppeliği, resimlerin konusu olur. Hayvani arzuların hüküm sürdüğü sahneler ortaya çıkar. Günlük ve anlık janr resimleri ilk kez itibar görür.
- Manzara resmi, resim sanatında müstakil olarak kandini ilk kez göstermeye başlar. Bu manzara ifadesi, klasik üsluplu resimlerde görülen hayali ve itibari manzaralara hiç benzemez. Bunlar doğa karşısında etüd edilmiş, figüre fon olmayan, müstakil açık hava resimleridir.
- Resimdeki hacim ifadesi ışık-gölge ile elde edilir. Klasik resmin üniversal ışık anlayışı ortadan kalkar. Mevzi, tek noktadan gelen ışık biçimlendirme de esas olur.
- Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi, ifade edilmeye başlanır. Şehvani duyguları belirten resimler ortaya çıkar.
- Hikaye etme düşüncesi ile kompozisyonlar düzenlenir.
- Çizgisel desenle biçimlendirilen klasik devre resminin objesi yanında, barok resim, boyanın resmedilen şeyin maddesini yansıtmasını amaç edinir. Boyanın madde güzelliği keşfedilir. Böylece tarihte ilk kez tuş resminin ortaya çıktığı görülür. Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez beliren boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir.
- Barokun son aşaması olan rokoko ile üslup gelişimi, süsleyici ve sahteci bir resim anlayışı içinde kendini tüketir.

        Tarımsal kültürlerin sanat üslupları, bu özellikler ile binlerce yıl devam eder durur. Ama sonunda tarım kültürü ve ekonomisi, yerini başka bir dünya görüşüne, başka bir kültür ve ekonomiye bırakır. Öyle ki, XIX. yüzyılın başından itibaren Parlementer- Bilimsel-Teknoloji çağı diye yeni bir çağ başlar. Artık tarımsal kültürün bütün değerleri iflas eder. Önce saray, sonra din ve kısa zamanda tarımsal kültürle ilgili bütün kurumlar değişir. Askeri taktiklerden aileye ve milli eğitime kadar herşey yerini yeni kurulan dünyaya göre ayarlar. Bu yeni oluşum, insanlığın büyük ölçüde çarpıştığı, birbirini yediği yeni bir dönemi hazırlar. Bilimsel araştırmalar, teknoloji ve parlementer düzen, sanatçıyı da yeni bir ortam içinde bırakır. Sanatçı artık ona görev veren sarayı yanında bulamaz ve yalnız kalır. Böylece sanat ilk kez, din kurumları ve saray dışında sanatçının kendi kişisel görüşlerini yansıtır. Bu yüzdendir ki, biz XIX. yüzyılın başından itibaren kişisel görüşlerin kaynaştığı bir akımlar devrinin açıldığını görüyoruz. Bilimsel Teknoloji Çağı
nın tarımsal kültürlerden ayrı, yeni bir arkaik, klasik ve barok sanatı ortaya çıkar.

                        TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA Anadolu

1-PALEOLİTİK ÇAĞ:

Bu dönem insanlarının ilk yerleşim yerleri doğa şartları nedeniyle mağaralar ya da kaya sığınakları olmuştur. Üretimden uzak, avcılık ve toplayıcılığın esas olduğu bu çağ insanlarının bıraktıkları kültür verileri genellikle, çakmak taşından yontularak oluşturulmuş delici ve kesici aletlerdir.

Avrupa'nın birçok yerinde mağaralarda bu döneme ait resimler bulunmaktadır. Örnek olarak Fransa'da Lascaux Mağarası, İspanya'da Altamira mağarası sayılabilir.

Anadolu'da Paleolitik Çağ'da yerleşim yerleri : Antalya Beldibi, Karain, Belbaşı, Öküzini, Adıyaman Palanlı, mağaraları v.b.

2-MEZOLİTİK ÇAĞ:

Paleolitik Çağ'dan büyük farklılık göstermez. Paleolitik Çağ ile Neolitik Çağ arasında bir geçiş dönemidir. Bu çağın en özgün buluntuları "mikrolit" diye adlandırılan çakmaktaşından yapılmış geometrik biçimli minik aletlerdir. Anadolu'da Mezolitik Çağ'da, Samsun Tekkeköy, Antalya Beldibi ve belbaşı kaya sığınaklarına rastlanmıştır.

3-NEOLİTİK ÇAĞ:

Yeni Taş veya Cilalı Taş Devri olarakda anılır. İlk üretim ve mağara dışında ilk köy yerleşimi başlamıştır. Yine bu çağda göçebeliğin yerini tarım ve hayvancılık almıştır. Anadolu'da Söğüt Tarlası-Urfa, Çatalhöyük-Konya, Hacılar-Burdur, Köşkhöyük-Niğde bu çağın önemli yerleşim merkezleridir.

4-KALKOLİTİK ÇAĞ:

Avcılığa olan ilgi azalmış, mağara duvarlarına yapılan avcılıkla ilgili duvar resimleri önemini kaybetmiş ve giderek ortadan kalkmıştır. Bu dönemde genellikle çeşitli çanak-çömlekler üzerine geometrik bezemeler biçiminde resim yapılmıştır. Anadolu'da Beyce Sultan-Çivril,Denizli , Fikirtepe-İstanbul, İkiztepe-Samsun ve Kumtepe-Çanakkale bu dönemin önemli merkezlerindendir.

5-MADEN ÇAĞI:

Maden Çağı dört kısımda incelenir:

Eski Tunç (M.Ö. 3000-2000)
Orta Tunç (M.Ö. 2000-1500)
Son Tunç (M.Ö. 1500-1000)
Demir Çağı (M.Ö. 1000)

Bu dönemde taş aletler yerlerini parlak perdahlı, yüzleri, kulpları, yiv biçimindeki bezemeleriyle madeni kapların taklit edildiği çanak çömleğe bırakmıştır. Anadolu'nun Maden Çağı, Orta Tunç döneminde itibaren tarih çağlarına girer. Bu çağdaki yerleşim alanları, güneyde Çukurova ve Amik bölgesinde, batıda Troia (Truva) çevresinde, İç Anadolu'da Ahlatlıbel, Polatlı-Gordion, Alişar, Alacahöyük ve Kültepe'de ağırlıklı olarak karşımıza çıkmaktadır.

İLK ÇAĞDA ANADOLU SANATI

1-HİTİT SANATI

Yakındoğu tarihinin Mezopotamya dışında en büyük kültürünü kurmuşlardır (M.Ö. 2000) Merkezleri Hattuşaş'tır . Korunma amacıyla yapılan surlar, kente girişi sağlayan kapılar yapılmıştır. Kapıların altında "Potern" denilen yeraltı yeraltı geçitleri bulunmaktadır.

2-FRİG SANATI

Merkezleri Polatlı yakınlarında Gordiondur (M.Ö. 8.yy). Megaron planlı (bir giriş holü ve bunu izleyen büyük salondan oluşan yapı) yapılar en fazla kullandıkları mimari yapı tipidir. Kaya mezarlarının yanısıra tümülüsler (toprak yığması ile oluşan yapay tepelerden meydana gelen mezar) aynı ölçüde önemlidir.

3-LİDYA SANATI

Merkezleri Sard'dır (M.Ö.2000). Lidya tümülüsleri taştan yapılan bir mezar odası ve buraya dıştan ulaştırılan yollar bakımından Frigya tümülüsünden ayrılır. Lidya Sanatında küçük el sanatları yaygındır. Lidya seramikleri biçim yönünden Yunan Seramiği'nden etkilenmiştir. Fildişi oymacılığı ve altın işçiliği ön sıralarda yeralır.

4-URARTU SANATI

Başkentleri Tuşpa (Van) dır (M.Ö. 9-6.yy). Saraylar, tapınaklar, kuleler ve benzeri eserler vermişlerdir.

ÖN ASYA UYGARLIKLARI
1-MISIR SANATI


Eski Krallık (M.Ö. 3000-2100)
Orta Krallık (M.Ö. 2100-1560)
Yeni Krallık (M.Ö. 1560-715)
Geç Dönem (M.Ö. 715-332)

Eski Krallık döneminde mezarlar basit odalar şeklindedir. Tuğla duvarlar ahşap ile kaplıdır. Bunların üzerinde asıl lahdin bulunduğu yer kirişlerle örtülür. Mezar odası ve tören yeri toprağın oldukça altındadır. Buraya genellikle ölü heykelleri konulur. Bu gelenek ölünün mumyalanması kadar önemlidir. Mezar odasının ve tören yerinin toprak altında olmasına rağmen, toprak üzerinde, kenarları eğimli dikdörtgen planlı bir yapı yer almaktadır. "Mastaba" adı verilen bu düzenleme ile birlikte piramitlere geçişin ilk adımı atılmış olur.

Mısır Mimarisi'nde Piramitler:
Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri ile görkemli sfenks aynı döneme aittir. Bu eserler Gize Ovası üzerindedir ve Mısır'ın sembolü olarak kabul edilir.

Resim Sanatı :
Konu olarak, cenaze törenleri ve diğer dini gelenekler işlenmiştir. Bunların dışında hükümdara hediye sunuşlar, tarlalarda çalışan insanlar gibi değişik ve güncel konulara yer verilmiştir. Boya olarak, topraktan elde edilen doğal renkler; fırça olarakda ucundan püsküller çıkana kadar çiğnenmiş kamış kullanılırdı. Figürlerde, yüz profilden, gözler önden görülürmüşcesine yapılırdı. Vücutta, omuzlar kalçaya kadar cepheden, bacaklar ise profilden verilirdi.

2-MEZOPOTAMYA SANATI

Dicle ve Fırat nehirleri arası bölgeye verilen isimdir, iki nehir arası anlamına gelir. Sümerler astronomi ile yakından ilgilenmişlerdir. Yüksek tapınakları dini işlevinden ayrı olarak rasathane aracı olarak ta kullanulmıştır. Mısır piramitleri ile aynı dönemde yapılan bu kule-tapınaklar arasında birtakım benzerlikler vardır.
Heykellerinde, çoğunlukla ellerini göğsünün üstünde kavuşturmuş, tüylü bir kürk giymiş, tapınan insan figürleri tasvir edilmiştir. Kabarma konularında dönemin politik olaylarına yer verilmiştir.

ANADOLU'DA YUNAN - ROMA VE BİZANS SANATI


YUNAN SANATI

Mimari
Yunan mimarisinin ortaya koyduğu en önemli yapı tipi tapınaklardır. Tapınaklar tanrının evidir. Dor Nizamı (Anadolu'da, Dor Nizamında yapılan tapınaklara bir örnek Assos'taki Athena tapınağıdır) , İyon Nizamı (Efes Artemis tapınağı), Korint Nizamı (Silifke civarında Uzunburç'ta bulunan Zeus Tapınağı) olarak bölümler halinde incelenir.

Heykeltraşlık:
1.Arkaik Dönem (7.yy) : Mısır ve Mezopotamya sanatının etkileri görülür. Frontal duruş devam etmektedir. Eller yumruk halinde aşağıya sarkıtılmıştır. Adaleler kabarık bir haldedir. Vücut tamamen çıplaktır. (örn. Delfi'de bulunan atlet heykeli)

2.Klasik Dönem (5. ve 4. yy): Vücut ağırlığının iki ayağa eşit olarak dağıtılması yerine ağırlık bir bacağa bindirilmiş ve böylece bünye düz bir hat yerine eğri bir hat çizerek daha gerçekçi bir görünüm kazanmıştır.(örn. Miron
un disk atan heykeli)

3.Hellenistik Dönem (M.Ö. 330-30) : Heykellerdeki tanrısal ifade ortadan kalkmştır. İnsan duyguları ve karakteri ana konu olmuştur. İdeal insan yerini sıradan insanlara bırakmıştır.(örn. Laakoon ve oğulları heykeli)

ROMA SANATI

Bu dönemde Tapınaklar, Forum,Bazilika gibi mimari kuruluşlar vardır. Amfitiyatrolar, hamamlar, stadyum, hipodromlar sosyal hayatı canlandırmıştır.
Romalılar Etrüsk yapı tekniği ve kireç harcı kullanarak kemer ve kubbe tekniklerini geliştirmiş ve bunlarla geniş mekanlı binaların üstünü kolaylıkla örtmüşlerdir. Roma'da M.S. 80'de yapılan Colloseum, Pantheon Tapınağı, Pompei'deki evler bu dönemin başlıca yapıtlarıdır. Heykellerinde ve kabartmalarında dini konular ağırlıktadır.

ERKEN HRİSTİYAN VE BİZANS SANATI

Bizans Sanatı , Roma İmparatorluğu'ndaki siyasal değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde Roma Sanatı ile ilişkili bir sanat olmuştur. Hristiyanlığın yasak olduğu yıllarda dini ibadetlerini gerçekleştirmek için katakomplar yapmışlardır. Burada sembolik bir sanat vardır. Erken Hristiyan Sanatının gelişmesinde en önemli bölge Kapadokya bölgesidir. Bu alandaki kaya mezarlarında birçok resime rastlanır. Bizans Sanatı'nın dönemleri:

1.Erken Bizans Dönemi : 5. yy sonundan 726 yılına kadar devam eder. Bu dönemde Hellenistik ve Roma sanatı özellikleri Bizans sanatı üzerinde etkili olmuştur.
2.İkonoklaşma Dönemi : (726-842) Bu dönemde tasvir yasağı vardır.

3.Orta Bizans Sanatı : (842-1204) Bizans sanatının kendine özgü karakterini bulduğu dönemdir. İslam uygarlığı ile beraber, ilkçağın bilgi ve doğunun sanat zevkinin egemen kıldıkları bir dönemdir.

4.Son Dönem : 1261'den 1453'e kadarki son eserlerin verildiği dönemdir.

ORTAÇAĞ AVRUPA SANATI

ROMAN SANATI (900-1200)

Roman Sanatı'nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa'da Saint Etienne Kilisesi, Almanya'da Spayer Katedrali, İtalya'da Modena Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam eder.

GOTİK SANATI (12. yy)

Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa'da Notre Dame Katedrali, İngiltere'de Canterbury Katedrali, Almanyada Elizabeth Katedrali, İspanya'da Burgos Katedrali ve İtalya'da San Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır.

RÖNESANS SANATI (15. yy)

Avrupa'da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı "yeniden doğuş"tur. İtalya'da görülmeye başlanmış ve buradan Avrupa'nın birçok ülkesine yayılmıştır.

Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığı özellikle sanatçılarda büyük tepki yaratır. Kilisenin, din adamlarının, insanların inançları nedeniyle baskı yapmadıkları bir dünya özlemi başlar. Rönesansla birlikte artık dinin sanat üzerindeki etkisi azalır ve sanatçılar artık eserlere imzalarını atmaya, din dışında yapıtlar vermeye, tabiata ait motifler yapmaya başlarlar.

Rönesans resim sanatı : Rönesansın resim sanatına kazandırdığı en önemli katkı zenginleşen konulardır. Dini tasvirlerin yanında tabiata ait motifler tüm canlılığıyla tuvallere taşınmıştır. Çeşitlenen konular yanında, resim sanatçıları iç dünyalarını, kendi düşlerini özgürce işleme serbestisini Rönesans ile kazanmışlardır. Bu dönemin önemli ressamları olarak Giotto, Leonardo da Vinci, Tiziano, Raphael, Brueghel, Albrecht Dürer, Michelangelo ve Ghiberti sayılabilir.

MANİYERİZM (16.yy)

Toplumsal gerilimler ve sorunlar sanatçıları büyük ölçüde etkilemeye başlar. Bu etki , onların klasik çağın ve rönesansın özelliklerinden giderek uzaklaşmalarına neden olur. Michelangelo'nun sanatının büyük etkisi altında doğan bu yeni tarza Maniera di Michelangelo'ya da kısaca "Maniyerizm" adı verilir.

Sanatçılar seyredenleri sonsuza çekercesine mekan derinliği kullanmışlardır. Bu derinlik nedeniyle seyredenler figürleri havada duruyormuş zannına kapılırlar. Bu özellikle resime ince ve zarif bir görünüm kazandırır. Rönesansta insan vücuduna verilen önem maniyerizmde önemini yitirir. El Greco bu akımın öncülerindendir.

BAROK SANATI(17.ve18.yy)

Bu üslubun oluşmasında ,İtalyan kilisesinin reforumları ve Otuz Yıl Savaşları karşısında kendini yenileme çabaları temel etkendir.Barok Sanatı Roma'da gelişmiş oradan bütün Avrupa'ya yayılmıştır.Barok resminde sanatında; insanlarda dini heyecan uyandırmayı amaçlayan çarmıha gerilme, din yolunda öldürülme, göğe yükselme gibi konuların yanısıra mitolojik konularda bulunur. Rönesanstaki denge kavramının ve uyumlu ölçülerin aksine büyük bir hareketlilik göze çarpar. Bu sanat tarzı dinin ve kilisenin egemen sınıf olarak gücünün artmasına yardım eder. Öncüleri Rubens, Rembrand, Bernini'dir.

ROKOKO SANATI

Barok'tan sonra gelişen bir sanattır ve Barok'tan daha şaaşalı mimari eserler verilmiştir. Öncüsü Geinsburg'tur.

XIX. YÜZYIL SONRASI SANAT AKIMLARI

1.NEOKLASİZM

Sanatta yeniden ilkçağ unsurlarının ön plana çıkması anlamına gelir. Bu dönemde, eski Yunan ve Roma tarzı tekrar canlandırılmıştır. Bu akım özellikle Barok Sanatı'nın aşırı süslemeciliğine duyulan bir tepkidir. Neoklasik resim: Yeni tarzın teknik özellikleri, ışığın getirdiği etkilerden uzak, perspektif ve derinlik aramayan, arka plana ağırlık veren -keskinleşen- çizgilerdir. Bu akımın en büyük ustası Jacques Louis David'dir.

2.ROMANTİZM

Romantizm'de sanatçı doğrudan kendisine yönelmiştir. Duyguları, iç dünyası, kendi gücü onun tek kaynağıdır. Bu akımda sanatçının bireysel olarak kendini yorumlaması, kişiliğinin duygusal yanını en iyi biçimde anlatabilmesi onun başarısıdır. Bu akımın en önemli sanatçıları Fransisko Goya, Teodore Gericault, Eugene Delacroix'tir.

3.REALİZM

En önemli özelliği, gerçek olanı, gözle görülüp elle tutulanı tıpkı bir ayna gibi ifade etmesidir. Realist sanatçı Courbert "Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim" demektedir. Realist akımın izleyicileri, bir sanatçının zengin ve görkemli dünyasını tasvir etmek yerine dünya gerçeklerini gözler önüne sermişlerdir. Bu akımın öncüleri Courbert, Corot, Millet ve Honore Daumier'dir.

4.EMPRESYONİZM

İzlenimcilik anlamına gelen empresyonizmde sanatçılar dış dünyaya ait olanı; ışığı, renkleri, tepkileri, hüzünleri işlemekte ve yakalanan anlık konuları resmetmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma olarak tanımlanmaktadır. İzledikleri temel kaynak güneştir. Konu ışık yansımaları arasında kaybolmuştur. En önemli temsilcileri Manet, Monet ve Renoir'dir.

5.POST EMPRESYONİZM

Empresyonizme tepki olarak doğmuştur. Bu akımın temsilcileri ışık oyunlarıyla oluşan gelişigüzel kompozisyonları tekrar düzene koyarlar. Van Gogh, Paul Gaugin, Cezanne ve Seruat bu akımın önemli sanatçılarındandır.

6.FOVİZM

19. yy ikinci yarısında sanata bakış açısı tamamen değişmiştir. Artık sanatçının eserine özgürce sahip olma düşüncesi egemen olmaya başlamıştır. Fovizm'de çiğ ve sert renkler kullanılması bu akımın başlıca özelliğidir. Resim elden geldiğince sade ve temiz boyalıdır. Önemli sanatçıları Henri Matisse, Brague ve Derain'dir.

7.KÜBİZM

Fovizm'den kopan sanatçıların oluşturduğu bir akımdır. Üçüncü boyutu tuvalin üzerine perspektif olmadan getirebilmesi temel özelliğidir. Cisimler parçalanır, öne arkaya katlanır, açılır. Pablo Picasso bu akımın en önemli öncüsü olmuştur.

8.FÜTÜRİZM

20. yy başlarında, Kübizm'e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu akım çok az sayıda ressam tarafından benimsenmiştir. Dış dünyayı bir tarafa bırakarak tamamen iç dünyayı tuvale aktarır. Savaşların, hızlı makineleşmenin insanın iç dünyasını, duygularını nasıl etkilediği bu resimlerde rahatlıkla izlenebilir. Umberto Boccioni bu akımın öncülüğünü yapmıştır.

9.EKSPRESYONİZM

Dışavurumculuk anlamına gelen bu akım empresyonizme tepki olarak doğmuştur. Ekonomik sorunlar, siyasi karışıklıklar, sosyal dengesizlikler sanatçiları ekspresyonizme doğru itmiştir. Bu akımın en ünlü sanatçısı Edward Munch'tır.

10.SOYUT RESİM SANATI

Non-figüratif, Abstre, Non-objektif gibi isimlerle de bilinir. Doğuş yeri Fransa'dır. Soyut resimde, ışık ve rengi kullanarak kompozisyon oluşturma esası vardır. Sanatçılar iç dünyalarını ya da herhengi bir objeyi tuvale aktarırlar. Jackson Pollock, Joseph Albers soyut resim sanatının önemli sanatçılarındandır.

11.METAFİZİK

Varlığın, en genel prensipleriyle, temelindeki ilk nedenleri araştıran bir disiplin anlayışıdır. Fütürizm'in hareketlilik anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Resim sanatında hareketliliği reddeder. Sanatçı, akılcılıktan ve mantıktan uzak, tamamen düşlerden oluşan kompozisyonlar oluşturur. Öncüsü Georgia da Chirica olmuştur.

12.DADAİZM

İsmini Fransızca "tahta at" sözcüğünden almıştır. Bu akım sanatçıları alışılagelmiş resim tekniklerini bırakarak gündelik kullanılan kağıt,ağaç gibi eşyaları birbirleri ile birleştirerek ilginç eserler ortaya koymuşlardır. İnsanlığı karamsarlığa, karmaşıklığa, ümitsizliğe iten I. ve II. Dünya şavaşları akımın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Akım, çocuksu heyecanlarla akılcılığı reddeder. dadaistler için mantık sorularının sorulmadığı anlık duyguları yakalamak önemlidir. Hans Arp ve Marcel Duchamp önemli temsilcilerindendir.

13.SÜRREALİZM

II. Dünya savaşından sonra ortaya çıkan bu akım gerçeküstücülük olarak ta adlandırılabilir. Sürrealistler, Freud kuramını sanatla birleştiren ve ilk uygulayanlar olmuşlardır. İnsanın bir anlamda anlık ruhsal çelişkileri, karşı çıkmaları ve buna benzer tepkileri sanata yansımış, sonuçta bu akım doğmuştur. En güçlü temsilcisi Salvadore Dali'dir.

14.POP ART

II. Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisidir. Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta resimli dergi ve romanlar kullanılmaya başlanır. Pop Art Sanatı tüketime yardımcı bir reklam aracı olarak doğar, gelişir. Claes Oldenburg bu sanatın öncüsü olmuştur.

KAYNAKÇA:

Semra Deniz Selim Aydos
Sanat Tarihi
Ankara 1993


Adnan Turani
Dünya Sanat Tarihi
Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1983

GİZLİLİK POLİTİKAMIZ

8/5/2008 ·

 

Gizlilik Politikası


www.paintart.blogcu.com olarak kişisel gizlilik haklarınıza saygı duyuyor ve sitemizde geçirdiğiniz süre zarfında bunu sağlamak için çaba sarfediyoruz. Kişisel bilgilerinizin güvenliği ile ilgili tanımlar aşağıda açıklanmış ve bilginize sunulmuştur.

Log Dosyaları

Birçok standard web sunucusunda olduğu gibi www.paintart.blogcu.com da istatistiksel amaçlı log dosyaları kaydı tutmaktadır. Bu dosyalar; ip adresiniz, internet servis sağlayıcınız, tarayıcınızın özellikleri, işletim sisteminiz ve siteye giriş-çıkış sayfalarınız gibi standard bilgileri içermektedir. Log dosyaları kesinlikle istatistiksel amaçlar dışında kullanılmamakta ve mahremiyetinizi ihlal etmemektedir. Ip adresiniz ve diğer bilgiler, şahsi bilgileriniz ile ilişkilendirilmemektedir.

Çerezler

"Cookie - Çerez" kelimesi web sayfası sunucusunun sizin bilgisayarınızın hard diskine yerleştirdiği ufak bir text dosyasını tanımlamak için kullanılmaktadır. Sitemizin bazı bölümlerinde kullanıcı kolaylığı sağlamak için çerez kullanılıyor olabilir. Ayrıca sitede mevcut bulunan reklamlar aracılığıyla, reklam verilerinin toplanması için cookie ve web beacon kullanılıyor olabilir. Bu tamamen sizin izninizle gerçekleşiyor olup, isteğiniz dahilinde internet tarayıcınızın ayarlarını değiştirerek bunu engellemeniz mümkündür.

Dış Bağlantılar

www.paintart.blogcu.com sitesi, internetin doğası gereği birçok farklı internet adresine bağlantı vermektedir. www.paintart.blogcu.com link verdiği, banner tanıtımını yaptığı sitelerin içeriklerinden veya gizlilik prensiplerinden sorumlu değildir. Burada bahsedilen bağlantı verme işlemi, hukuki olarak "atıfta bulunma" olarak değerlendirilmektedir.


DoubleClick DART 
 www.paintart.blogcu.com   Reklam sponsorlarıyla çalışmaktadır.Sponsorumuz olan Google Adsense Reklamlarının yayıncısıdır. Google üçüncü taraf satıcısı olarak www.paintart.blogcu.com 'da reklam yayınlamak için çerezlerden yararlanır.Bu sebeble Hem Google hemde DoubleClick DART çerezi kullanmaktadır bu sayede kullanıcılarının ilgi alanlarına göre Reklam yayınlama Tekniğini kullanmaktadır. Ziyaretçilerimiz ve üyelerimiz Google Reklam ve içerik ağı ve gizlilik ağı politikasının yayınlandığı
Advertising and Privacy ? Google Privacy Center web adresini ziyaret ederk DART çerezinin kullanmamızı engelleyebilirler Özetle : Web sitemizi ziyaret ettiğiniz zamanlarda reklam hizmeti vermek için üçüncü taraf reklam şirketlerini kullanmaktayız. Söz konusu şirketler, bu sitelere ve diğer web sitelerine yaptığınız ziyaretlerden elde ettikleri (adınız, adresiniz, e-posta adresiniz veya telefon numaranız dışındaki) bilgileri ilginizi çekecek ürün ve hizmetlerin reklamını size göstermek için kullanabilir. Bu uygulama hakkında bilgi edinmek için ve söz konusu bilgilerin bu şirketler tarafından kullanılmasını engellemek üzere seçeneklerinizin neler olduğunu öğrenmek isterseniz bu linkten PDF dosyasını indirerek belgenin A ekinden daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz
http://www.networkadvertising.org/pd...principles.pdf ''




İletişim

www.paintart.blogcu.com sitesinde uygulanan gizlilik politikası ile ilgili; her türlü soru, görüş ve düşüncelerinizi bize  zevklisite@gmail.com  adresinden iletebilirsiniz.

İBRAHİM ÇALLI RESİMLERİ

30/4/2008 · Kategori: RESSAM IBRAHIM _ALLI

İBRAHİM ÇALLI RESİMLERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gizlilik Politikası

« Önceki ::